Türkiye Muhalefetinin Değişmez Yapısı ve Kısa Tarihi

Türkiye Muhalefetinin Değişmez Yapısı ve Kısa Tarihi

İktidar partisinin YSK’ya olağanüstü başvurusu ve YSK’nın başvuruya olağanüstü cevabı, ülke muhalefetini kendisiyle ve tarihiyle yüzleşmesi gereken yeni bir süreçle karşı, karşıya bırakmıştır.

Cumhuriyet kuruluşundan bu yana oluşmuş veya oluşturulmuş birçok muhalefet partileri, iktidarlar karşısında siyasi birer seçenekten ziyade, sadece mevcut uygulamaların ve iktidarların halk gözündeki meşrutiyetlerini sağlamada kullanılan bir araç olmaktan öteye gidememişlerdir.

Bunu anlamanın yolu Cumhuriyet’in kuruluşuyla beraber ülkede oluşturulmuş muhalefet partilerini ve özellikle, ülke sağ siyasetinin günümüze kadar ilham kaynağı olmuş ve anlayışını şekillendirmiş Demokrat Parti dönemini incelemekten geçecektir.

Genç Cumhuriyet ve İlk Muhalif Oluşumlar Türkiye’nin çok partili hayata geçiş yılları 1946 DP’nin kuruluş yılları olarak bilinse de, Genç cumhuriyetin ilk muhalif oluşumu “Terakki Perver Cumhuriyet” Fırkası'dır. Kuruluşunda 30 kadar milletvekilini tarafına çekmekle iyi bir çıkış görüntüsü verse de, TCF aslında, bizzat Atatürk’ün isteğiyle kurulmuştu. Bunun en büyük kanıtı, muhalif parti, İçişleri bakanlığının tescil işlemleri sırasında iktidarın neden olduğu hiçbir zorlukla karşılaşmamıştı; ayrıca, söz konusu dönemde Halk fırkasının memlekette tartışılmaz üstünlüğü ve Atatürk’ün eşsiz yetkileri düşünüldüğünde, TCF’nin, iktidarın izni olmadan vücut bulması imkan hariciydi.

Fakat ilerleyen dönemlerde parti kurucularından Kazım Karabekir’in ülke savaş koşullarının gerekçe gösterilip ,Başkomutanlık yasasının üçer aylık dönemler şeklinde sürekli uzatılmasına yaptığı itiraz ve akabilin de “Şeyh Sait İsyanı” olayının TCF kurucularıyla ilişkilendirilmesi, yeni muhalefetin ömrünü 7 ay gibi bir süre sonunda sona erdirmiş ve masa üstünde yapılan siyasal mimari proje, uygulamada başarısız olmuştu. (Kazım Karabekir bundan dolayı İstiklal mahkemelerinde yargılanmıştır.)

Bundan daha sonraları kurulan SCF(Serbest Cumhuriyet Fırkası)ise, başlı başına bir yazı konusu olacak Demokrat Partinin, ana fikir babasıydı. Bunun nedeni ise, TCF’de kısmen de olsa var olabilmiş muhalif görüşlerin, SCF ‘de izlerinin hiç görülmemesi ve sadece tek parti iktidarının denetimsizliğinden oluşabilecek şikayetleri giderme kaygısından doğmasıydı. Yani bir yerde SCF, mevcut iktidarın meşrutiyetini sağlama kaygısından kurulmuş zorunlu bir yapılanmaydı. CHF’ nın değişmez genel başkanı Atatürk’ün İttihat ve Terakki cemiyetinden arkadaşı olan Fethi Okyar bey’e, yine ,bizzat Atatürk’ün talimatıyla bir parti kurması emredilmişti. Hatta kurulacak partiye HF tarafından başlangıçta 70 milletvekili söz verilmiş, fakat geçmiş TCF örneğinden alınan dersten dolayı, ancak 13 milletvekili yeni muhalefetin yanında yer alabilmişti. İmkan sağlamıştı.

Bunun yanında SCF gibi bir muhalefete ihtiyaç duyulmasındaki asıl neden, 1929 dünya ekonomik buhranının ülkede meydana getirmiş olduğu ağır ekonomik koşullar, kıtlık, artan yoksulluğun meydana getirebileceği hoşnutsuzluklar karşısında , iktidarın halk karşısında zora düşmesinin engellenmesiydi. Burada belirtilen dönemlerin en büyük benzerliği, 1946’da kurulmuş olan Demokrat Parti’de dahil, ülkede her muhalif oluşum öncesi, bütün sol, sosyalist dernekler kapatılmış ve yine sol yazarlar hak etmedikleri uzun cezalara maruz kalmışlardı.

Kemal Tahir, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet ve Mustafa Suphi’ler bu durumun önemli örnekleridir. Zamanla SCF’ye hükümet veya inkılap karşıtlarının katılımı ve muhalefetin iktidar tarafından kontrol zorluğu, bizzat Atatürk’ün emriyle partinin Fethi bey tarafından fesih edilmesine neden olacaktı. Bundan sonra ise yeni bir muhalefet partisi oluşumu için DP’nin kuruluş yılları olan 1946 yılına kadar beklemek gerekecekti.

Demokrat Partinin Kuruluşu ve Darbelerin Sebebi Neoliberal Yıllar DP biraz önce değinildiği gibi tamamen SCF’nin oluşumunda ki niyetle kurulmuştu. Yine dünya büyük buhranı gibi, 2. Dünya savaşının dayatmış olduğu zor koşulların meydana getirmiş olduğu benzer halk memnuniyetsizlikleri ve oluşabilecek tepkilerin iktidarın sorgulanabilirliğine yol açacağı kaygısı, yeni muhalefetin oluşumuna gereksinimi zorunlu tutmuştu. SCF nasıl bizzat Atatürk’ün onayı ve denetiminden geçtiyse, DP’de bizzat İnönü’nün onayından geçmişti. Yeni partinin isminin Demokrat adını alması ise mevcut dönemin koşullarında alışılmışın dışına çıkmak idi.

Demokrat ismine Osmanlı’da hiç rastlanılmamıştı. Bunun tek sebebi ABD ye özenilmesinden başka bir şey değildi. 2. Dünya savaşından sonra Birleşik Krallığın yerini alan ABD’yi , bir çok az gelişmiş ülkelerdeki sosyalist savrulmayı önlemek ve Rus blokuna karşı bir çok askeri ve lojistik destekte bulunmaya mecbur etti. Hayali bir komünist işgal tehlikesi ve sosyalizmin vaat ettiği bir çok hak ve özgürlükler aynı ABD gibi bir çok Avrupa ülkesini de yeni reformlar yapmaya zorlayarak, adeta bir terbiye kırbacı işlemi gördü.

İnönü idaresindeki Türkiye’de yönünü ABD’den yana tercihlemişti. İşte Demokrat Parti ismi de aynen ABD’de ki gibi “Demokratlar ve Cumhuriyetçiler” olmak üzere ikili bir yapıdan esinlenmeydi. DP’nin kurulma işlemi İnönü’nün İTC’den arkadaşı ve Atatürk’ün iktisat vekili olan Celal Bayar’a verildi. DP tıpkı SCF gibi; tek partili rejimin iktidarın denetimsizliğine ve kontrolsüzlüğüne yol açacağı ve bunun da halk tarafında ciddi hoşnutsuzluklara neden olacağı ve en önemlisi de bütün bu olumsuzlukların devlet işlerinin yürüyüşünde aksamalara meydana getireceği kaygısı, iktidarın denetiminde olmak şartıyla zorunlu bir muhalefet oluşumunu ortaya çıkardı.

Her ne kadar parti sözcüsü olan Menderes’in DP’nin kuruluş amacını tek parti yönetimine son verilmesi şeklinde ifade etse de ,bunun işaretleri hiçbir şekilde gözükmüyordu. Çünkü ,SCF nasıl, bizzat Atatürk’ün talimatıyla Fethi bey tarafından kurulmuş ise DP’de İnönü’nün İTC’den arkadaşı ve Atatürk’ün iktisat vekili olan Celal Bayar tarafından bizzat İnönü’nün talimatıyla kurulduğunu belirtmiştik. Burada Bayar’ın DP lideri olarak çıkmasında dönemin basının rolünü unutmamak gerekir. Basın onun ismini teşhir etmekten ve propagandasını yapmaktan hiç tereddüt etmemişti. Burada iktidarın basını tamamen denetim altına alındığı düşünüldüğünde, DP’nin iktidardan sınırsız bir destek aldığı fark edilecektir.

Partinin diğer kurucuları için Ragıp Pala, Fuat Köprülü ve 1950-1960 arası dönemin kendi adıyla anılmasını sağlayacak ve bizzat Atatürk’ün isteğiyle siyasete girmiş olan, Aydınlı toprak ağası, genç hatip Menderes’ten başkası olamazdı. DP’nin parti programın da, başlangıçta Sabiha ve Zeki Sertel gibi sosyalist yazarların düşüncelerine yer verildiyse de, DP’nin sola kaydığı endişesi Sertel’le rin partiden uzaklaştırılmasını sağlamıştı. Zaten DP’nin kuruluşunda önce yine ülkede sosyalist ve sol budamalar yapılarak, yöneticiler ve yazarlar mahkum edilmiş, yine sol dernekler kapatılmıştı.

Elbette böylesi bir ortamda tamamen iktidarın isteğiyle kurulmuş DP’nin Sertel’ler gibi sosyalist kimliklere tahammülü olamazdı. Hatta 1946 yılı başlarında DP’nin iktidarın uydusundan çıkması endişesi, paradoksal bir şekilde onun Moskova tarafından desteklendiği ve yine Moskova radyolarında DP’nin propaganda sının yapıldığı bile yayılmıştı. Parti programın da sol düşüncelerden eser bulunmayan ,tam ters düşünce istikametinde ki bir partiyi sol öcüsü etiketiyle dışlama çabası, alışılmış geleneksel bir tutumdu. DP’nin zamanla serpilip, gelişmesi ve meşruluğunu halktan alacak bir güce sıçramasının en büyük nedeni , Cumhuriyet tarihinin de ilk defa gerçekleştirilen “tek dereceli seçim” sistemine CHP’nin gölge düşürmesi ve ilerleyen günlerde sıkıyönetim komutanlığı tarafından seçim tartışmalarının yasaklanması ve uyarıları dikkate almayan gazetelerin süresiz kapatılması, seçim tutanaklarının imha edilmesi en önemli nedenlerdi.

DP’nin ilerleyen yıllarda “Yeter söz milletindir” sloganı, yıllardır şeri ve örfi hükümlerle yaşamaya alışmış halkın, jakobenist, temel oluşturmadan gerçekleştirilmiş üst pencere devrimlerine adapte olmayı bir türlü başaramamış geniş kitlelerde karşılık bulması hiçte zor olmayacaktı. DP uzun süre iktidar rekoruna ulaşmasıyla ve 1950-1960 arası dönem ekonomide dışa bağımlı ve Amerikan sanayii hegemonyası altında “Keynesçi” yerleşik liberalizmi başlatması açısından ve birçok çalkantılı olayların içinden çıkılamaz hale getirmesiyle, elbette TKPF ve SCF den ayrıca değerlendirmeye muhtaçtır.

Fakat oluşum ve kurgu aynı zihniyetten esinlenmiştir. 1946 yılı başlarında mağduriyet avantajıyla halk meşrutiyetini ele geçiren DP, iktidar da kaldığı 10 yıllık süre boyunca mağrur bir duruma geçmiş ve ülkede ki bütün muhaliflerin de mağdur edilmesinde kimsenin gözünün yaşına bakmamıştır. 1960 yılı ise Türkiye tarihinde her on yılda bir askeri darbe geleneğinin başlamasına neden olan ve uzun yıllar demokrasinin gelişmesine tıkaç olmuş, utanç yıllarının başlangıç tarihidir.

Burada DP’nin ,meclis kararı olmadan Kore’ye asker gönderme, vatan cephesi oluşturma gibi ötekileştirme siyaseti, 6-7 eylül olayları ve üyelerinin tamamı DP’li olan, yasama ve yürütmenin bütün yetkilerini keyfileştirmiş “tahkikat komisyonu” gibi , kusurlu ve masum olmayan bir döneme imzasını atmış olduğu doğrudur. Fakat buna benzer uygulamalar Türk siyasetini esir almış genetik miraslardır. 1930-35 yılların da çıkarılmış, muhalefete idam yolunu açan “Hıyanet-i vataniye” kanunu, ”Takrir-i sükun kanunu” ve bunlara muhalefet edenlerin yine 15 kişiden oluşup, sadece 2 üyesinin hukukçu olmasıyla sonraki dönemlerden negatif ayrışan istiklal mahkemeleri benzer uygulamalardır.

DP’nin demokratlık ilkesi bir yenileşmeyi ve “Yeter söz milletindir” gibi dönemin ünlü sloganı eşliğinde çıkışı, başlangıçta bir halk hareketi gibi algılansa da, aslında durum, tıpkı CHP’nin halkçılık ilkesi gibi bir gerçeklikten ziyade, belki sadece bir özleme duyulan temenni veya belki de, belirtilen gerçeklikleri gizlemek amacına hizmet eden siyasal bir aldatmacaydı . Burada bilinmesi gereken, her iki partinin de aynı orjinden çıkmış ve sonuçta her iki partide aynı yönetici elitler tarafından oluşturulmuş ve aynı zihniyetten beslenmiş olduklarının kabul edilirliğidir. En önemlisi de Türkiye’de bütün muhalif oluşumlar, siyasi hoşnutsuzluklara karşı bir cevap veya bir seçenek olmaktan ziyade, iktidarların halk nezdinde ki kabul edilebilirliğini korumak için ortaya çıkarılmış ve kontrol edilebildiği sürece yaşam hakkı tanınmış siyasi illüzyonist karaktere sahip anlayış etrafında şekillenmiştir.

24 Ocak kararları olarak bilinen Amerikan projesi ve akabilinde, neo-liberal programın hayata geçirilmesi gayesiyle yapılmış 12 eylül askeri faşizan darbesinin biricikli düşmanı yine sol olmuş ve 80 dönemi, Ülkenin islami finans sermayesine kapılarını sınırsızca açmak için yapılan, ekonomik ve siyasi sınırsız deregülasyonlar yoluyla, KİT’lerin satılması, ithalatın önünün açılması ve ülkenin hayali ihracatla tanışması, işçi haklarının gaspı, İMF ve Dünya bankası politikalarına sıkıca bağlılık gibi politikaları benimsemesi 80 darbesinin neden yapıldığı hakkında da bir ipucu olacaktır.

Gerek 80 darbesi ve özellikle sırf Menderes hükümetine yapıldığı için ülke solunun bile yıllarca bir aymazlık çukuruna düşmesine sebep olan ve meşruluk kazandırmaya çalıştığı 60 darbesi gibi, bütün darbeler ,mazeret olarak öne sürülen ne laiklik karşıtı bir direnç oluşturmak ve ne de halkın demokratik hak ve taleplerinin elden gideceği kaygısıyla yapılmış olan müdaheleler olmayıp, hepsi de gerici ve faşizan bir karaktere sahiptir.

80’li yıllar, merkez sağın cıvık lideri ve ülke siyasetinde kapıdan kovulsa bacadan girmesiyle ünlü Demirel’in, “Bizim Turgut” dediği, Özal dönemi, bir çok sağ lidere referans olmuş ve günümüze kadar olan sağ iktidarlar eliyle, neoliberalizmin derinleşmesine ve kökleşmesine neden olması bakımından ayrıksı bir yere sahiptir.

MUHALEFET KURGUMU SADECE!

Bugüne kadar, Türkiye Cumhuriyeti tarihine egemen olan siyaset anlayışı, Batının ve ABD’nin anlayışlarına ve dayatmalarına bağlı olarak şekillenmiştir. Her yeni dönemin başlangıç yaparken, ülkedeki sol gazetelerin kapatılması, yazarlarının hapse atılması ve yine sol, sosyalist derneklerin kapatılması, solun itiaat karşısındaki direnci ve itaatı inkarı ve anlamını “sorgulamadan yapmam” anlayışından almasıyla ilgilidir.

Fakat tek başına iktidar olmanın tüm güçleri elinde bulundurmak gibi eşsiz avantajları olsa da, bu durum halkın gözünde iktidarların meşrutiyetini tehlikeye atacak siyasal bir risk ve bu şekilde tek başlı olarak kalmak, yine siyasal bir kumardır. Gerek TPCF, gerek SCF ve gerekse DP’nin oluşumu ve hepsinin öncesinde ülkede ki sorgulayan siyasetin neden tırpanlandığını ve yok edildiğini anlamak ve etraflıca tahlil etmek, tam da YSK kararı sonrası, günümüz siyasetinde ne yapılması gerektiğine yardım edecek önemli bir kılavuz olacak tır.

Burada kasıt, günümüz siyaseti de dahil, Cumhuriyet tarihinde ki, tüm siyasi yapılanmaları birbirinin aynısı gibi algılayan bir anlayış gibi, bir komplo havuzunun içinde boğdurmak değildir. Elbette, her muhalefet, dünyadaki gelişim ve değişime paralel olarak ortaya çıkmakla beraber, dönemin ülke koşullarına göre şekillenmişlerdir. Fakat gelinen süreçteki siyasal tıkanıklığın sebebi, kuruluş sürecinin başında ki sorunların hala kalıtımsal olarak devam etmesi ve anlaşılmak istenmeyişidir.

Tarih, her ne kadar nicelik olarak ilerlese de, nitelik olarak yerinde sayan bir örüntüler topluluğunu bir türlü aşamamış gözükmekte dir; ve tarih kısacası yine tekerrür etmektedir. Bunun engellenmesi bugüne kadar devam ede gelmiş ve adeta kalıtımsal bir karakter özelliği almış, geleneksel muhalefet anlayışının terk edilmesiyle ilgilidir. İktidarın almış olduğu her olumlu ve olumsuz karar, muhalefetin gerçekliği, inandırıcılığı ve performansıyla yakından ilgilidir.

Günümüz olumsuzluklar çağının tüm çözümü, “Her şey güzel olacak” gibi sadece volalitesi yüksek ve nasıl olacağı hiçte formüle edilmemiş alışılmış, süslü sloganlardan ziyade, sadece gerçeklik siyasetinin oluşmasından ve gelişip, serpilmesinden beklenilmektedir. Bir dokunuşuyla her şeyin güzel olmasını sağlayacak siyasal bir Süpermen beklentisi yaratmak ise taklitçilikten öteye gitmeyen sevimsiz ve oyalamacaya dönük, alışılagelmiş bir aldatmacadır. Her şeyin güzel olması için, her şeyden önce bunu vaat edenlerin gerçekten var olmaları gerekmektedir. Gerçeklikle kalın…..

27 Mayıs 2019 (Vasfi Yıldız) 1494

Yorumlar (0)

Yorum Yaz

DİĞER YAZILAR

BRUNSON TAHLİYESİ ve AK PARTİ’NİN KİTLE HEGEMONYASI

Can Simidi